Ajit ve Git.

Aklanıp saklandım, saçımda nefeslerle sana geliyorum yine. Büyülü günlerden tuzak ikindiler yürütüyorum, çıkmaz sokaklarda fink atıyor gençliğim. Ensene bakıp 'sonra' diyorum, 'sonra konuşurum'. Sonra anlatırım, belki papazlara, babama söylemeyecek herhangi bir zavallıya.
Ve tadını damağımdan söküp atarım, sanırım kancanın hemen solunda bir yerde. Elin diyorum, elin her doğruyu yakıveren bir hata lüksü. Hiç bunca düşünmezdim elin olmasa arada. Sünepe gerçeklerden koşuyordum avcuna, sıkıcı repliklerden, annesi henüz doğmamış çocukların yalnızlığından; bir sabah merhametin koynunda uyanmak için.
Vahim bir yazgının mola yeriydi sanki, elin hevesle bastı düğmeye. Saçlarına bakıp 'lütfen' diyordum, 'lütfen burada duralım'. Lütfen mutlu olalım, zaman mühim değil, öncesinde biraz atıştırabilirdik, veya eski bir dostun doğumgününü kutlardık, hiç olmadı sen bir teyzenin inmesine yardımcı olurken ben amaçsızca çantamı karıştırırdım.
Gece miydi bilmiyorum bir şey oldu, ayağımda başkasının çoraplarıyla bilmediğim bir dışarıda buldum kendimi. Gökten tanrılar yağıyordu. Pelerinli bir adam belirdi kapıda, o an herkes söyleyeceklerinden vazgeçti. Birden sükunet, tozlu sayfaların hışırtısında adın yankılandı. Göz gözü görmedi, o derece yalnızdık. O derece uykusuz ve kirli. Parmakların sarhoş Alman'lar gibi bağıra çağıraydı. O filmdeki kadın geldi aklıma, unutmak için içmek zorundaydılar. Tarih iflah olmaz bir utanç ambiyansında kafamıza kafamıza vurmasa bu kadar mutsuz olur muyduk dedim, aynaya bakıp 'git' dedim. 'git ki gidebileyim'. Git bir şeyler bul, oyalan, seni bana asla getirmeyecek ne varsa.
Bu akşam dışarı çıkıp beni biraz aldatmaya ne dersin?