siyasi çocuksulaştırma ya da dışarının sonu

efrasiyab beyin affına sığınarak sosyal bilimlerle ilgilenenler için bir alıntıyı paylaşmak istiyorum efendim:

Premodern zamanlarda “çocuk” diye bir şey olmadığı, ayrı bir varlık teşkil etmediği herkesçe biliniyor. Örnek verecek olursak tablolarda da çocuklar bu nedenle küçük yetişkinler, çocuk-insanlar (Aries 1962) olarak resmedilirdi. Modernitenin ortaya çıkışına kadar çocukluk bireysel kronolojide istisnai bir dönem olarak ele alınmadı ve çocuk normalize edilecek, disiplinle yola sokulacak bir özne olarak ortaya çıktı: çocuk-insan tanımı itibariyle sosyalleşmemiş bir varlıktı. Dolayısıyla modernitenin en belirgin panoptik kurumları, örneğin çocuk odası ve okul, çocukla insan arasındakı farkı ortaya koydu. Düzgün bir “insan” olmak için önce düzgün bir “çocuk” olmak, yani kısıtlı bir mekanda disiplinle yola getirilmek ve normalize olmak gerekiyordu. Ve bunun ardından kişi diğer kurumlara; fabrikalara, üniversitelere, evliliğe ve en sonunda yaşlı bakım evine ilerleyebiliyor, her biri içeri-dışarı ayrımıyla belirlenen, “hepsi ayrı kanunlara sahip bir kapalı alandan diğerine” hareket halinde bir yaşam sürüyordu (Deleuze 1995: 177). Ne var ki panoptik sınırların kaybolmasıyla kendini belli eden bugünün “denetim toplumlarında” bu durum gitgide değişiyor:

Disiplin toplumlarında (okuldan kışlaya, kışladan fabrikaya sürüklenirken) sürekli birşeylere en baştan başlanırdı, oysa denetim toplumlarında hiçbirşey sona ermiyor- iş, eğitim ve askerlik tek bir kontrol mekanizmasının, bir tür evrensel dönüşümün kararsız durumları olarak aynı anda işliyor. (a.g.y.: 179)

Belki de bugün çocuk odasına özgü olan disiplin de panoptik duvarların ötesine geçiyor, bunun sonucu olarak da insan-çocuk bir kez daha heryere, tüm alanlara yayılmış durumda. Çocukluğun “asla sona ermemesi” çocuk odasının tüm topluma yayıldığı, bir bakıma istisnanın kaide olduğu anlamına geliyor. Bu açıdan çocuksulaşma çocuk ile yetişkin arasındaki ayrımın ve “dışarının sonu” demek. Ortaya çıkan bu “engel teşkil etmeyen” biyografik alanda çocuk ve yetişkin arasındaki ayrım ancak fantazi düzeyinde yaratılabiliyor ve bu da çocuk odasının dışının da aslında bi çocuk odasından, insan-çocuğun çocuksulaşmış dünyasından ibaret olduğu gerçeğini gizliyor.

Diğer yandan bu fantazi yapısının dışında çocuk (istisna) ve yetişkini (kaide) ayırdetmek imkansız, ve dolayısıyla yetişkin yaşamına hükmeden şartlar çocuk odasındakilerle aynı: oyun, öğrenme, koruma. “Kapitalizmin yeni ruhu” içinde oyun oynamak, yani göçebe olmak, deneyimlere açık ve yaratıcı olmak mecburiyetten sayılıyor (Boltanski and Chiapello 1999). Bizimkisi oyunun tüketim, tüketimin oyun olduğu bir toplum. İdeal tüketici ise düşünmeden alışveriş yapan, ilgisini çekecek birşeyleri, yönlendirilmeyi, manipüle edilmeyi arzulayan bir çocuk. İkincisi, öğrenmenin “sonu olmayan”, bilgiye dayalı bir toplumda yaşıyoruz. Bu da “sürekli değerlendirme”yi elzem kılıyor (Deleuze 1995: 179). Ve son olarak da bizimkisi bir korku toplumu; sürekli birilerinin bize korunmamız gerektiğini söylediği, korku ticareti yapılan bir toplum. Güvenlik uğruna demokrasiyi bile feda etmemiz salık veriliyor. Zaten in-fant sözcüğü dilsiz anlamına geliyor. Çocukların bir agoraya ihtiyacı yok, zaten bir agoraları olsaydı, Sineklerin Tanrısı’ndaki deniz kabuğu gibi onu da yokederlerdi.
Eğer bir genç yoğun bir keder, öfke veya bir başka duyguya kapılırsa bunu içinde tutması mümkün değildir ve “dışa vurmaya” mecbur kalır. Sinirlenmiş bir çocuk ise duyduğu rahatsızlığı içselleştirmekten ya da sözel olarak ifade etmekten acizdir. Kendini bu dayanılmaz gerilimden bir eylemle kurtarır, ayağını yere vurmak gibi… Ağlamak, başını sağa sola savurmak, çığlıklar atmak ya da öfke nöbetlerinde verilen diğer tepkiler çocuğun reddedilen bir dileği elde etme yollarıdır. (Jonas ve Klein 1970: 162)

Bugün siyasi çocuksulaştırmanın iyi ve kötü arasında (“ya bizdensin ya da bize karşı”); gerçekliği peri masalına ya da daha çok bir “terör komedisine” indirgeyen katı bir kutuplaşmayı da yanında getirmesine şaşmamak gerek: hiçbir kitle imha silahı bulunamadı; Bin Laden yakalanamadı; Afganistan her zamankinden daha da ıssız görünüyor; demokrasi Irak’a varamadı vesaire ama herşey böyle devam edip gidiyor. Diğer yanda “izleyici” de çocuksulaşmış bir çete muamelesi görüyor. Bu anlamda çocuksulaşmış güvenlik öznesi ve korkutulmuş terör öznesi, yani rehine arasındaki paralellik son derece çarpıcı. Rehine anonim bir figür; çıplak, şekilsiz ve kesinlikle değişken bir beden: herhangi biri hatta herkes bir rehine olabilir (Baudrillard 1990: 34–5). Benzer biçimde güvenlik siyaseti de vatandaşı korku içinde bir özne, korunmaya muhtaç bir çocuk olarak yeniden tanımlıyor. Herhangi biri hatta herkes korunmalıdır. Bunun sonucunda hem düşman hem de dost edilgenleştirilmiş oluyor; “düşman” yasadışı bir savaşçı ya da fundamentaliste dönüşürken, güvenlik öznesi olan “dost” çocuksulaşıyor.

Sociology through the Projector
Bülent Diken & Carsten Bagge Laustsen